19 Nisan 2019 Cuma

Dandifiyıld

Bartın'ın kara paltolu insan güruhunun içinde, nereye gittiğini bilmeden yürüyordu Dandifiyıld. Dünyanın merkezi olduğu varsayılan şadırvana vardığında, kestanecinin yanındaki demirlere oturup bir sigara yaktı. Etrafa baktı. Kestaneciye baktı. Kestaneci Dandifiyıld'a baktı ve "Aslında ben mısırcıyım" dedi. "iyi" dedi Dandifiyıld. Yola devam etti. 

Bir eczanenin önüne geldi. Dört tane kara paltolu muhabbet ediyordu ve taburelerden biri boştu. Kimseden izin alma gereği hissetmeyen Dandifiyıld boş tabureye oturdu. Fazla kiloları yüzünden çabuk yoruluyor ve zor nefes alıyordu. Kara paltolular Dandifiyıld'a baktı. Dandifiyıld, onlara baktı. İçlerinde biri "Ekmeği ve şekeri kessen yeter" dedi. "Olur" dedi Dandifiyıld. Çay ısmarladılar. Üç şeker attı. Yoluna devam etti. 


Şehrin süs havuzuna vardı. Demirlere yaslanıp etrafına bakındı. Yanına çarşının delilerinden biri yanaştı. Dandifiyıld deliye baktı, deli Dandifiyıld'a baktı. "Buralar hep mezarlıktı, belediye bütün kemikleri topladı guleyannına götürüp gömdü" dedi. "Buna neden izin verdiniz?" diye sordu Dandifiyıld. Deli dönüp gitti. Sonra geri geldi. "Devlet isterse ölünü bile seek and destroy" dedi. Aynı yıl Metallica kuruldu, tarih Eylül 81'di. 


Cüneyt Te

27 Eylül 2017 Çarşamba

Kemal Rüdiger

Kemal Rüdiger vücudunun neresinden geldiğini kestiremediği türlü ağrı ve yanma hissiyle gözünü açtığında hareket edemiyordu ve etraf zifiri karanlıktı. Nefes alışı gittikçe zorlaşmaya başlamıştı. Ağzındaki tozları ve kum kırıntılarını hissetti. Sahilde bir yerde olmalıyım diye düşündü. Sessizliğe kulak kabarttı. Sadece uğultu vardı.

Düsseldorf üniversitesi mimarlık son sınıf öğrencisi olan sevgilisi Greta'yı hayal ediyordu. Kemal Rüdiger, aynı fakülteden iki yıl önce mezun olmuştu ve iki hafta önce Taksim'de büyük bir mimarlık ofisinde çalışmaya başlamıştı.

Arka dişlerinden gelen kum çıtırtılarından kurtulmaya çalışırken, kan tadı aldı ve ön dişlerinin artık yerinde olmadığını fark etti. 

Kemal Rüdiger, Greta'yla buluşmak için İzmir'e doğru yola çıkmıştı. Greta TSİ 23:10 uçağı ile Düsseldorf'tan İzmir'e giden uçağın penceresinden Ege Denizi'ni izliyordu. 

Kemal'in ayaklarından yukarıya doğru çıkan ağrılar yok olmuştu. Ağrı o kadar hızlı kayboldu ki; artık belinden aşağısını hissetmiyordu. Dün gece Beyoğlu'nda tanıştığı adamın organ mafyasından olduğuna kesin gözüyle bakıyordu Kemal Rüdiger. 

Greta'nın rötarlı uçağı, 03:30'da İzmir'in sıcaktan kavrulan pistine indiği esnada, etrafındaki Türk'lerin panik halinde hareketlendiğini fark etti. Greta, Türkçe anlamadığı için, insanların beden dilinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Kötü bir şey olduğu kesindi. 

Kemal Rüdiger, hayatında sadece üç defa geldiği Türkiye'de, İzmir yerine İzmit tabelasını takip ediyordu. 

Zifiri karanlıkta, alarmı çalan dijital saatinin kadranında, 17/08/1999 03:30 AM yazıyordu ve 28 dakika önce arabasının üzerine yıkılan Mimoza Apartmanı'nın enkazı altında, tozlanmış dudaklarından çıkan son nefesiyle, "Greta" diye fısıldadı karanlığa.  
--
Cüneyt Te

23 Şubat 2017 Perşembe

Öğretmenler Günü

Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim olacak hayvan, hepimizin gözünün önünde İbrahim'in kulağını kopartmıştı. Mecaz değil, gerçek bu. Dış kulağın kafatasına bağlanan yerinden kopardı. İstiklal marşı töreninde de bütün okulu tembihleyerek 'saatinin yanlışlıkla(!) kulağına çarptığını' öğretti (!) bize. 
Çocuktuk korktuk, sustuk. 

Sonra bir coğrafya hocası vardı. Amik ovasının yerini bilemeyen Halil'e yumrukla dalmıştı. Sadece Halil'e kastı yoktu hocanın. Sorusunu cevaplayamayan her öğrenciye yumruk atabilecek kadar delikanlı (!) bir coğrafyacıydı. 

İlkokulda bir müdürümüz vardı, Soncay'ın sırtına zıplayıp sınıfın ortasında yere yatırıp dövmüştü. Yani gün yüzü görmemesi gereken yaratıkların Öğretmenler Günü olamaz. Bu sebepledir ki TÜM öğretmenlerin Öğretmenler Günü'nü kutlayamıyorum. 

İbrahim şimdi adam yaralamaktan hapiste. Halil, her gün karısını dövüyormuş. Soncay'dan ise hiç haber alamadık.

                                    

                                                                                                                                                       Cüneyt Te

19 Ocak 2017 Perşembe

Fernando Öztekneci

Fernando Öztekneci, amerikan sitili verandasında ki iskemlesinde, kaç saattir oturduğunu henüz bilmiyordu. Durdu ve saatine baktı. 

" Ooo fue de ocho horas* " dedi.

Düdüklü çaydanlığından kaynar su aldı. tek yudumda içip; anlamını bilmeden; "ohh yarabbi şükür" diyerek yatağına uzandı.

Fernando Öztekneci, Bartın'da yaşıyor olsaydı, ana haber bültenlerine çıkabileceğinden habersiz yaşamaya devam etti ve geçen çarşamba gırtlak kanserinden öldü. 

* ooo sekiz saat olmuş
-- 
Cüneyt Te

20 Haziran 2016 Pazartesi

Fikri Bey

Siz beni bir de gençken görecektiniz. 82 yılının ekim ayında; rahmetli Fikri Bey, on dört aylık senet karşılığında almıştı beni. Mutfağın en güzel köşesinde duran telli dolap zımbırtısını yerinden edip, kurulmuştum köşeye. İçimde envayi çeşit yemek dururdu. Davul fırını da başıma taç diye takmışlardı. Siz beni bir de gençliğimde görecektiniz. Hani derler ya porselen bebek diye. Hah işte öyleydim. Cunta vardı o zamanlar. Sahi hâlâ var mı onlar? Ne yıllardı. Paranın para olduğu dönemler. Yarım kilo kıyma gelirdi de eve; on beş gün soğuturdum. Didik didik yemeklere katarlardı da bitiremezlerdi. Ama en güzeli, Fikri Bey'in üç aylığını çektiği günlerdi. En az on kalem pirzolayla gelirdi, bayram ederdik. Bayram deyince aklıma geldi; sarmalar, dolmalar, beyaz baklavalarla dolup taşardı ev. Şimdi bakmayın öyle sokak köşelerinde süründüğüme. Cunta gidince, şişman bir adam gelmişti. Unuttum adını. Evropa diye bir yerlerden yeni yeni buz dolapları getirmişti de; Fikri Bey, yine de hiçbirini bana değişmemişti. Çok zaman sonra Ankara'ya Uzun bir adam geldi dediler. Fikri Bey de o aralar rahmetli olmuştu. Seçimlerde rey almak için, Çin diyarından buz dolapları getirtmiş, bedavadan dağıtmıştı ahaliye. İşte bu kadar ucuza koydular beni kapının önüne. Yaşlandın sen dediler. Geceleri çok ses çıkarıyormuşum, çok elektrik çekiyormuşum. Hah ! Laf ! Siz beni bir de gençliğimde görecektiniz. Neydi o Bayramlar. Ha onu anlattım. Cunta vardı o zamanlar. Şimdi yoklar galiba. Sahi nerede onlar? Saat beşi vurdu Fikri Bey de birazdan gelir. Sahi gelir mi? 


Cüneyt Te

16 Şubat 2016 Salı

"Her Şeye Hazırlıklı Olun"


Bir cumartesi gecesi içmişim sabaha kadar. Pazar sabahına uyanıyorum, saat öğlen iki olmuş. Annemin evine gidiyorum, akşamdan kalmayım, çakır keyifim, başımda ince bir sızı. Açıp kapıyı içeri giriyorum, annem nefes alamıyor. Sonra apar topar ambulans ve acil servis yollarında ömrümün birkaç yılını bırakıveriyorum asfaltın orta yerine. Ailenin "her şeye hazırlıklı" iş bitirici küçük oğluyum ya, soğukkanlılık abidesi gibi dolanıyorum koridorlarda. Doktor geliyor ve diyor ki; Hastanın durumu kritik, her şeye hazırlıklı olun !

Her şeye hazırlıklı olun ! 
Her şeye mi?
Evet Her şeye.

Ne, kim, nasıl, yok canım abartıyorlar derken solunum cihazları, basınçlı oksijen makineleri ve sanki annemi benden kaçırmak istermişçesine yoğun bakıma hızla giden sedye ve doktorlar, hiç tanımadığım bir sürü insan. İçimde desibeli ölçülemeyen bir feryat, bir fay, bir boşluk. 

Bir kağıt imzalatıyorlar bana. içeriği; annenizin başına bu makinalar yüzünden bir şey gelirse, biz sorumlu değiliz şeklinde. "Dilekçe hayat ile hukuk arasındaki köprüdür" diyordu Ayşe Çavdar. Acizliğimle oturmuş, hukuka kahkahlalar attım hastane tuvaletlerinde okuduğum evraklar için. 

Hukuk ! ne kadar da sikik bir kelime şu sıralar. 

Ecel ile ölmek, piyango. Hadi bilemedin orta halli bir bahis mevzusu. Ağlara takılan sardalyalar gibiyiz ve nesil hadisesi, başka bir ideolojinin konusu. Kravatlı adamların, basın toplantılarında ölüyoruz. Oturma odalarına giren tankların paletlerinde ölüyoruz. Arama ekiplerinin karambole getirdiği suikastlerde ölüyoruz. katır binen köylülerin başlarına düşen yüzbin dolarlık füzelerinde ölüyoruz. Birilerinin devirdiği müzakere masalarının altında kalıyoruz. Kömür madenlerinde ölüyoruz. 
Galata'da tutulan balıklar gibi kovalarda, kendi sularımızda ölüyoruz. 
Ölüyoruz. 
Diyordum.

Hayatımda yüzünü hiç görmediğim bir adam, gözümün içine bak baka "hazırlıklı olun" diyor. Kuzey Anadolu fay hattı, tam da o an içimin ortasından geçiyor. 

Her şey dediğin nedir ?
Hazır olmak dediğin nedir ?
İnsan kaç kitap okursa buna hazırlıklı olur?
Kaç okul bitirmek gerek?

Bir kapıdan geçirdiler annemi, sonraları gördüm ki 2-3 tane daha kapıdan geçerek kalın duvarlı bir odada, adına yoğun bakım dedikleri bir yerde tuttular. Yoğun bakım! yani meçhul bir gezegen. Sonra da; "biz ilgileniyoruz, sen merak etme, hadi evine git" dediler. 

Ne evi arkadaşım ! benim evim sizin duvarlarınızın arkasında, yatakta yatıyor. İçeri gireyim, öpeyim bir kere diyorum, izin vermiyorlar. 

İnsan tahayyül edemiyor. Hiç tanımadığım insanlar, annemi görmemi istemiyorlar. Yakıp yıkasım geliyor. Yapmıyorum. Hava -8 derece ve kapının önündeki demir sandalyelere kamp kuruyorum. gecenin üçünde bir kedi geliyor, birbirimizi ısıtarak uyumaya çalışıyoruz. İçimde bir demirci koru olsa da dizlerimi ısıtamıyorum bir türlü. eklemlerim donarken sabah saat dördü buluyor. Yüzünü hatırlayamadığım bir kadın geliyor, "burada donarsın gel içeride yat diyor". Yoğun bakıma gireceğim diye içim içime sığmıyor. Bir duvarın önünde bir koltuk gösteriyor bana, "burada uyu, ısınırsın hem" diyor kadın. Kedi dışarıda kalıyor ben içeride. Duvara bakıyorum, içim biraz daha rahatlıyor. Aramızda otuz santimlik duvarla koyun koyuna yatıyoruz annemle. 

Her gün bir kamera açıyorlar ve 5 dakikalığına annemi izlettiriyorlar bana. ne kadar çok hortum, kablo. sonra bi on dakikalığına yanına girmeme izin veriyorlar. öpüyorum, gülüyorum okşuyorum. konuşamıyor ama gözlerimin içine bağırıyor, "korkma oğlum, çıkacağım buradan" diyor. duyuyorum.

Korkmuyorum ya da korkuyorum bilemiyorum. Ama çok özlüyorum o sıralar bunu biliyorum. Her şeyi, her geçmiş ânı çok özlüyorum. Ve o kadar kendi derdimle meşgulüm ki; aynı anda öldürülen hiç kimse ile alakadar olamıyorum. Ciğerlerime saplanmış, ucu kor bir soba demirini hissederken, hiç kimsenin acısını düşünemiyor insan.

Şimdi hayatım normale döndü ve geride bıraktığım 15 günlük hastane kabusunun her bir dakikasını filme çekiyorum geceleri yastığımda. 

Beklerken sigara içebileceğim tek yer morg kapısıydı. İçtiğim sigaralarda başkalarının acılarını gördüm mor çizgili gözlerle. Empati kurmadım, kurmak bile istemedim. İş cinayetlerinde öldürülen insanların cesetleri geçti önümden. Sonra evladı ölen anneler, babalar geçti. Ben  hep sigara içtim. çarşaflara sarılmış tüy kadar hafif yaşlı bedenler geçti önümden. Onların torunları, çocukları geçti. Hiç birinin yerine kendimi koymadım. Sadece baktım. İnsanın kendi eti yanarken, başkalarınınkini ancak izleyebiliyormuş hiç dokunmadan. Hastanenin gasilhanesinde işe yeni başlamış bir kadının, kusma seslerini dinledim her gece. Onun yerine kendimi koymadım hiç. Aile Şerefi filmindeki Oktay'ın babası gibi hissediyorum kendimi. Sadece kendi dertleriyle yuvarlanan, bencil bir adam... Ve çok korkuyorum böyle kalmaktan. İnsan, kendi üzüntülerinin derinliğinden utanır mı? utanır bazen.
 

-- 
Cüneyt Te


16 Aralık 2015 Çarşamba

Tek bir vidasını bile sıkmadığınız arabalarınızla, tek bir çivisini bile çakmadığınız granit tabanlı evlerinizle duyduğunuz gurur ne kadar da acınası. Gurur dediğiniz, ne kadar da banknot. Hani çeksek film olur.

-Bu sabah ne kadar da Kütahya Porselensiniz hanımefendi 
-Ah rica ederim, siz de az Pierre Cardin değilsiniz.
-O zaman hadi biraz gurur duyalım.







Cüneyt Te