Bir
cumartesi gecesi içmişim sabaha kadar. Pazar sabahına uyanıyorum, saat öğlen iki olmuş. Annemin evine gidiyorum, akşamdan kalmayım, çakır keyifim, başımda ince
bir sızı. Açıp kapıyı içeri giriyorum, annem nefes alamıyor. Sonra apar topar
ambulans ve acil servis yollarında ömrümün birkaç yılını bırakıveriyorum asfaltın
orta yerine. Ailenin "her şeye hazırlıklı" iş bitirici küçük oğluyum ya,
soğukkanlılık abidesi gibi dolanıyorum koridorlarda. Doktor geliyor ve diyor
ki; Hastanın durumu kritik, her şeye hazırlıklı olun !
Her şeye hazırlıklı
olun !
Her şeye mi?
Evet Her şeye.
Ne, kim, nasıl, yok
canım abartıyorlar derken solunum cihazları, basınçlı oksijen makineleri ve
sanki annemi benden kaçırmak istermişçesine yoğun bakıma hızla giden sedye ve
doktorlar, hiç tanımadığım bir sürü insan. İçimde desibeli ölçülemeyen bir
feryat, bir fay, bir boşluk.
Bir kağıt
imzalatıyorlar bana. içeriği; annenizin başına bu makinalar yüzünden bir şey gelirse, biz sorumlu değiliz şeklinde. "Dilekçe hayat
ile hukuk arasındaki köprüdür" diyordu Ayşe Çavdar. Acizliğimle oturmuş, hukuka kahkahlalar
attım hastane tuvaletlerinde okuduğum evraklar için.
Hukuk ! ne kadar da sikik
bir kelime şu sıralar.
Ecel ile ölmek,
piyango. Hadi bilemedin orta halli bir bahis mevzusu. Ağlara takılan
sardalyalar gibiyiz ve nesil hadisesi, başka bir ideolojinin konusu. Kravatlı adamların, basın toplantılarında ölüyoruz.
Oturma odalarına giren tankların paletlerinde ölüyoruz. Arama ekiplerinin
karambole getirdiği suikastlerde ölüyoruz. katır binen köylülerin
başlarına düşen yüzbin dolarlık füzelerinde ölüyoruz. Birilerinin devirdiği
müzakere masalarının altında kalıyoruz. Kömür madenlerinde ölüyoruz.
Galata'da tutulan
balıklar gibi kovalarda, kendi sularımızda ölüyoruz.
Ölüyoruz.
Diyordum.
Hayatımda yüzünü hiç
görmediğim bir adam, gözümün içine bak baka "hazırlıklı olun" diyor.
Kuzey Anadolu fay hattı, tam da o an içimin ortasından geçiyor.
Her şey dediğin nedir
?
Hazır olmak dediğin
nedir ?
İnsan kaç kitap okursa
buna hazırlıklı olur?
Kaç okul bitirmek
gerek?
Bir kapıdan geçirdiler
annemi, sonraları gördüm ki 2-3 tane daha kapıdan geçerek kalın duvarlı bir
odada, adına yoğun bakım dedikleri bir yerde tuttular. Yoğun bakım! yani meçhul bir gezegen. Sonra da; "biz
ilgileniyoruz, sen merak etme, hadi evine git" dediler.
Ne evi arkadaşım !
benim evim sizin duvarlarınızın arkasında, yatakta yatıyor. İçeri gireyim,
öpeyim bir kere diyorum, izin vermiyorlar.
İnsan tahayyül
edemiyor. Hiç tanımadığım insanlar, annemi görmemi istemiyorlar. Yakıp yıkasım
geliyor. Yapmıyorum. Hava -8 derece ve kapının önündeki demir sandalyelere kamp
kuruyorum. gecenin üçünde bir kedi geliyor, birbirimizi ısıtarak uyumaya
çalışıyoruz. İçimde bir demirci koru olsa da dizlerimi ısıtamıyorum bir türlü.
eklemlerim donarken sabah saat dördü buluyor. Yüzünü hatırlayamadığım bir kadın
geliyor, "burada donarsın gel içeride yat diyor". Yoğun bakıma gireceğim diye
içim içime sığmıyor. Bir duvarın önünde bir koltuk gösteriyor bana,
"burada uyu, ısınırsın hem" diyor kadın. Kedi dışarıda kalıyor ben
içeride. Duvara bakıyorum, içim biraz daha rahatlıyor. Aramızda otuz santimlik
duvarla koyun koyuna yatıyoruz annemle.
Her gün bir kamera
açıyorlar ve 5 dakikalığına annemi izlettiriyorlar bana. ne kadar çok hortum,
kablo. sonra bi on dakikalığına yanına girmeme izin veriyorlar. öpüyorum,
gülüyorum okşuyorum. konuşamıyor ama gözlerimin içine bağırıyor, "korkma
oğlum, çıkacağım buradan" diyor. duyuyorum.
Korkmuyorum ya da korkuyorum bilemiyorum. Ama çok özlüyorum o sıralar bunu
biliyorum. Her şeyi, her geçmiş ânı çok özlüyorum. Ve o kadar kendi derdimle meşgulüm ki; aynı anda öldürülen hiç kimse
ile alakadar olamıyorum. Ciğerlerime saplanmış, ucu kor bir soba demirini hissederken, hiç kimsenin acısını düşünemiyor insan.
Şimdi hayatım normale döndü ve geride bıraktığım 15 günlük hastane kabusunun
her bir dakikasını filme çekiyorum geceleri yastığımda.
Beklerken sigara
içebileceğim tek yer morg kapısıydı. İçtiğim sigaralarda başkalarının acılarını
gördüm mor çizgili gözlerle. Empati kurmadım, kurmak bile istemedim. İş
cinayetlerinde öldürülen insanların cesetleri geçti önümden. Sonra evladı ölen
anneler, babalar geçti. Ben hep sigara içtim. çarşaflara sarılmış tüy
kadar hafif yaşlı bedenler geçti önümden. Onların torunları, çocukları geçti.
Hiç birinin yerine kendimi koymadım. Sadece baktım. İnsanın kendi eti yanarken,
başkalarınınkini ancak izleyebiliyormuş hiç dokunmadan. Hastanenin
gasilhanesinde işe yeni başlamış bir kadının, kusma seslerini dinledim her
gece. Onun yerine kendimi koymadım hiç. Aile Şerefi filmindeki Oktay'ın babası
gibi hissediyorum kendimi. Sadece kendi dertleriyle yuvarlanan, bencil bir
adam... Ve çok korkuyorum böyle kalmaktan. İnsan, kendi üzüntülerinin
derinliğinden utanır mı? utanır bazen.
--
Cüneyt Te