
Siz beni bir de gençken görecektiniz. 82 yılının ekim ayında; rahmetli Fikri Bey, on dört aylık senet karşılığında almıştı beni. Mutfağın en güzel köşesinde duran telli dolap zımbırtısını yerinden edip, kurulmuştum köşeye. İçimde envayi çeşit yemek dururdu. Davul fırını da başıma taç diye takmışlardı. Siz beni bir de gençliğimde görecektiniz. Hani derler ya porselen bebek diye. Hah işte öyleydim. Cunta vardı o zamanlar. Sahi hâlâ var mı onlar? Ne yıllardı. Paranın para olduğu dönemler. Yarım kilo kıyma gelirdi de eve; on beş gün soğuturdum. Didik didik yemeklere katarlardı da bitiremezlerdi. Ama en güzeli, Fikri Bey'in üç aylığını çektiği günlerdi. En az on kalem pirzolayla gelirdi, bayram ederdik. Bayram deyince aklıma geldi; sarmalar, dolmalar, beyaz baklavalarla dolup taşardı ev. Şimdi bakmayın öyle sokak köşelerinde süründüğüme. Cunta gidince, şişman bir adam gelmişti. Unuttum adını. Evropa diye bir yerlerden yeni yeni buz dolapları getirmişti de; Fikri Bey, yine de hiçbirini bana değişmemişti. Çok zaman sonra Ankara'ya Uzun bir adam geldi dediler. Fikri Bey de o aralar rahmetli olmuştu. Seçimlerde rey almak için, Çin diyarından buz dolapları getirtmiş, bedavadan dağıtmıştı ahaliye. İşte bu kadar ucuza koydular beni kapının önüne. Yaşlandın sen dediler. Geceleri çok ses çıkarıyormuşum, çok elektrik çekiyormuşum. Hah ! Laf ! Siz beni bir de gençliğimde görecektiniz. Neydi o Bayramlar. Ha onu anlattım. Cunta vardı o zamanlar. Şimdi yoklar galiba. Sahi nerede onlar? Saat beşi vurdu Fikri Bey de birazdan gelir. Sahi gelir mi?
Cüneyt Te