6 Aralık 2011 Salı

Aşure Hakkı Kutsaldır.


Yemin ederim şu aşure ayı geldiğinde dostumu düşmanımı seçiyorum. Bayramda el öpmeye gittiğim amcalar teyzeler, aşure ayı geldiğinde olayı siyatiğe bağlamıyorlarmı deli oluyorum.  Nerde o eski yaşlılar mirim.

Bizim bi rahmetli Rukiye Cicianne vardı, toprağı bol olsun. Kazanla getirirdi aşureyi. 7 senelik aşure yerdik. O kerte hani. Şimdi utanmasalar çay tabağında getirecekler aşureyi. Ha ona da şükür diyeceğim ama, onu bile getiren yok. Hadi getiremedin bi telefon et, ben geçerken uğrar alırım senden dimi ama. Yok arkadaş o da yok. Sonra bayram olur “el öpmeye gelmedin sen” gelmedim dimi hacı. Bi düşün bakalım neden gelmedim. Sen bir tas aşureyi esirge benden, ondan sonra “el öpmeee” bekle. Yok hacı. Hayvan terli. Bundan böyle ne kadar ekmek o kadar köfte, ne kadar aşure o kadar öpücük.
 
Lodostan mıdır nedir anlamadım. Herkes böyle bir durumu geçiştirme gayesinde. Böyle bakışlarda bir alıklık falan. Lan bekar adamız. Canımız aşure ayında aşure çeker. Hepsini geçtim sevaptır la sevaptır.

Bu gece çıkartıyorum alışveriş listemi, yarın da iniyorum pazara, yapıyorum alış verişimi, geliyorum eve en kralından aşure tarifini alıyorum anamdan, pişiriyorum kendi aşuremi. Sonra da konu komşuya gönderiyorum birer kase, çekiyorum fotoğraflarını bir bir hepsini ifşa ediyorum gör bak.

Şimdiki yaşlılar çok saygısız çok!

Cüneyt Te

23 Haziran 2011 Perşembe

Sensörlü WC'deki Indiana Jones'lar

Sensörlü tuvalet lambalarını çok fena ayar oluyorum hocam ben. 
Anasını satim sanki avatar oturup sıçcakmış gibi 7 metre yüksekliğe duyarlı sensör olur mu arkadaş ? sürekli bir eller havaya muhabbeti yaşamaktan usandım. 

Oturursun, olaya başlarsın derken pıt diye söner o lamba. Sağa sola sallanmakla yakarsın tekrar. İşte buna yine şükür. Eyvallah. Ama kimi lambayı yakmak adına adeta zıplaman gerekir klozette. Bu da yetmiyormuş gibi her on saniyede bir söner ya. Off kabus yeminlen bak.  Klasik stil tuvalet lambaları olan mekanlar daimi mekanımdır bundan böyle.
 
 bir de içeri on adım yürümeden yanmayanları vardır bunların. Indiana Jones tedirginliğinde yürürsün karanlık kenefte. ha yandı ha yanacak derken aklına bir soru takılır !

lan bu sensörlü değil galiba, 
sakın bunun otomatı dışardan olmasın ? 

haydaaaa...  

4 Nisan 2011 Pazartesi

Çılbır Güncesi

Şimdi efendim, çok sevgili abim (Niko) “yumurta yiyince başımın tam şurasına ağrı giriyor” gibi serzenişlerde bulunur ve hemen ekler; “ama çılbır yiyince bi bok olmuyor” diye. Meğer paşamın canı çılbır çekmiş. E evde karın tokluğuna çalışan Moldovya’lı muamelesi gördüğümden yemek yapma işi bendenizdedir. Şimdi size çılbır gibi komplike (!) bir yemeğin yapılışını tüm incelikleriyle sunacağım.

E bekarız diye yumurtayı yavan yavan yiyecek değiliz heralde; yanına da patates kızartalım dedik. 

Benim pazarcı Hüsrev ağabeyin tabiriyle 1Kg patatisi alıp Niko’ya soyduruyoruz. Çok kalender adamdır Niko. Soyma, doğrama, didikleme işlerinde bir numaradır 




bu yandakiler patatis. Üzerinde tek bir toprak parçası olmaması için fırçalaya fırçalaya yıkadım. Titiz adamım ben ! 











sonracığıma yan bahçenin kümesinden arakladığımız organik yumurtalarımızı kırmadan eve taşıyoruz
 


yumurta taşırken çatlatıp patlatmakta üzerime adam tanımam. çok sıkıştığımda yumurtayı araklamak yerine tavuğu araklamak kesin çözüm olabiliyor ama riskli. Gerek yok. İşin ucunda Zoofili damgası yemek de var.







Sonra Yurdum’un, yediğinde adamın g.tünden alev çıkaran acı biber salçasını çıkarıyoruz.




 Breh breh breeehh !!! şöyle bir çatalın ucu kadar ekmeğimin ucuna süreyim dedim de!!! Aman ya Rabbi!! o dakka 2018'e girdim. Kuyumcu tartısıyla kullanmak gerek bu haltı.







 Yoğurt, ama kesinlikle kaymaksız olmalı. Pek sevgili Niko Paşa, kaymak yiyemiyormuş. (Sevsinler öyle de narindir)




 Kalıp gibi oluyor ya bunlar, sos gibi dökmek için iyice çırpıştırmak gerekiyormuş. Ne saçma !









Sarımsak evet ama bildiğin sarımsak değil bu. Bu sarımsak Hüsrev abide satılır bir tek. Üç gün kokusu gitmez ağzından. O derece kalitelidir. Sekiz çeşit diş macununu karıştır yine de fayda etmiyor. Tecrübeyle sabittir. Yani ben bu sarımsağı yediğimde üç gün evden çıkamıyorum.


(Sevişmelerden önce tavsiye edilmez) 
kokmasın diye suyla yutun diyorlar. Ulan o zamanda ayrı bir ızdırap oluyor. Neyse bu başka mevzu, sonra konuşuruz.








Pek sevgili Niko’cuğumun soyduğu ve özenle asimetrik bir dilimleme yöntemi uyguladığı canım patatislerimiz. Özenli bir çalışmanın ürünleridir. Dikkatle bakarsanız arada hiç dilimlenmeye gerek görülmemiş bir yarım patates de mevcuttur.







Canım Niko'm benim! Abimdir diye demiyorum, eli hiçbir işe yakışmaz bizimkinin.









Niko, patateslere işkence yaparken, tencerede suyumuz ahenkle kaynamasını izliyoruz burada.





 Bildiğin su işte. Fazla söze gerek yok. laf kalabalığı olur.










gördüğünüz üzre asimetrik patateslerimiz kızarmaya başladı bile.


      















Peçeteli bir tabakta beklemeye alıyoruz Nikozedeleri.




kaynayan suyumuzun içine 4 tane yumurtayı kırıp 5 dakika kadar kaynamalarını izlerken, suyun ne kadar da iğrenç bir kıvama geldiğini gözlemleyebilirsiniz. Töööbee tööbeee.. Nimet hakkında neler diyorum ben öyle. Ama yani bu görüntü de… neyse. Allah’tan lezzeti tartışılmayacak kadar güzel.



Şimdi, ilk defa çılbır gören arkadaşlar, lafım size

Bu iğrenç suya bakıp da tiksinmeyin. Çok acayip lezzetli oluyor bak yeminlen. Hem zaten suyu süzeceğiz. Roxy'nin mamasına katacağız.
ha bu arada küçük bir tavada g.tten alev çıkaran salçamızı hafif fafif kavuralım. Ama çok değil. Kararır maazallah. Bir yandan da ebediyete kadar kokusunun gitmeyeceği paranoyasına kapıldığınız sarımsaklarınızı rendeleyip yoğurda katınız efenim.




 Tabağımızın bir tarafına patateslerimizi diğer tarafına da suyunu süzdürerek aldığımız yumurtaları koyup üzerine, adını şimdi koyduğum “alev göt sosu”muzu dökünüz.




muazzam bir şenlik. Adeta bir mucize.


En başta yumurtaya can veren yüce Rab’bime sonra içeride asimetrik patates kıyımı yapan sevgili ağabeyim Niko’ya ve asrın mucizevi mönüsünü çıkartan kendime teşekkür eder, afiyetle tıkınırım efenim.




kekik, kara biber işte evde ne varsa üzerine serpiştirip yiyiniz. 

KELEBEK USTA ÖPER

İlk Makale




Ait olduğum kuşak, bir yürek kadar bir de beyinle donatılmış insanoğluna kesinlikle arka çıkmayan bir dünyaya doğdu. Bizden önceki kuşakların mantığı yüzünden, doğduğumuz dünya din alanında güven, ahlaki alanda destek, politik alanda barış vaat etmiyordu. Son derece yoğun metafizik ve ahlaki sıkıntıların, politik çalkantıların ortasında doğduk. Eski kuşaklar kafalarına kazınmış olan, dışarıdan kaptıkları kendinden menkul formüllerin, mantıksal ve bilimsel süreçlerin etkisiyle, Hıristiyan inancının temellerini yerle bir ettiler: Kitab-ı Mukaddes’i metinleri bırakıp işin mitolojik boyutuna yöneldiler ki daha eski olmalarına rağmen Yahudi metinleri de dahil olmak üzere kutsal kitabı başı sonu olmayan bir mitler, efsaneler, edebiyat yığınına çevirdiler; ardından bilimsel hatalarına dikkat çekildi; son olarak tartışma özgürlüğü kavramıyla, bütün metafizik sorunların yanı sıra, metafizikle bağlantıları oranında dinle ilgili sorunlar da tartışmaya açıldı. “Pozitivizm” denen o ne idüğü belirsiz şeyin içinde yüzen bu kuşaklar genel olarak ahlakı eleştirmeye, hayatın kurallarını didiklemeye koyuldular ve böylesi bir öğreti şokundan geriye, el attıkları hiçbir meseleyi çözemedikleri gerçeği ve bunun verdiği acı kaldı. Toplum kültürünün temelindeki süreçleri, düzenin tamamen yitirmesinin cezasını haliyle politik alanda da gördü; sonuç olarak biz de, toplumsal yeniliklere tutkun, büyük bir hevesle ne olduğunu bilmediği bir özgürlüğü ve tarif etmeyi bile beceremediği, “ilerleme” denen bir şeyi fethetmeye koşan bir dünyada doğmuş olduk.

Öte yandan, babalarımızın bu kaba saba eleştirel mantığından, Hıristiyan olmanın mümkün olmadığı fikrini miras aldık, ama bunun getirebileceği mutluluğu tatmaksızın; yerleşik ahlaki söylemlere karşı uyanık olmayı öğrendikse de, insanca yaşamak için konulmuş kurallara ve ahlaka karşı kayıtsız olamadık; doğru, politik meseleyi çözümsüz bıraktılar, ama getirilebilecek çözümlere omuz silkip geçmeyi öğretmediler. Babalarımız önlerine gelenleri neşeyle yakıp yıktılar, çünkü geçmişin sağlamlığından izler barındıran bir çağda yaşıyorlardı. Onlar ne kadar yıksa da toplum boylu boyunca çatlamadan ayakta kalabilecek kadar güçlüydü. Biz ise bu yıkımı ve sonuçlarını miras aldık.

Şu anda dünya aptallara, huzursuzlara, yüreksizlere ait. Yaşama ve başarma hakkına sahip olmak için, bir akıl hastanesine kapatılmak için, gereken şartları yerine getirmek zorundasınız: düşünememe, ahlaka aykırı davranma ve aşırı coşku.   

Fernando Pessoa

Huzursuzluğun Kitabı

Sf. 181

15 Mart 2011 Salı

Börek Güncesi

Çok sevgili abim Niko’nun canı börek çekmiş, 5 tane yufka alıp eve gelmiş. Hadi börek yapalım demiş. “Yapalım...”  bunun anlamı; “börek yap da yiyelim...” paşamın canı börek çeker de ben yapma mı? peehh… Hemen anne hazretlerine bir telefon ve gerekli brifinglerin ardında börek maceramız resmen başlamıştır.

Maydanoz; Bildiğin maydanoz hiç bi numarası yok








Lor peyniri; Ama en dandiğinden. Ne de olsa misafire yapılmıyor. Madem kendimize yapılıyor, e o zaman en dandik peynir pekala kullanılabilinir. 







Kaymaksız yoğurt; ama üzerinde Afrika haritası deseni olan inek olmalı. Yoksa o börek olmaz.







Niko’cuğumun aldığı, 5 adet yufka. Yeni gelinin şeye atlaması gibi atlamamak gerekiyormuş, zira parça pinçik oluyor kendileri. 







Araklanmış organik yumurta.







Evet efenim yavaştan icraata geçelim. Saflar sıklaşsın, sessizlik sağlansın, öksürükleri keselim ey cemaat. Ayıptır günahtır.


Miktarını tamamen kafama göre ayarladığım bir kase yoğurdun içine 2 tane yumurtayı çakmak suretiyle olaya girdim. 156 defa saat yönünün tersine çırpın. Bak burası çok önemli. Böreğin püf noktası bu.






1,5 çay bardağı sıvı yağ ve 1 şişe sodayı da atıverdim içine. Bu soda fikrine hala pek içim sinmese de, kabarmasını sağlar imiş meğerse. Yine de bi zararı yok. Rahat olunuz.







Saat yönünde 751 defa çırpın ve kaşığın sapını kıbleye yönelterekten bu iğrenç görünümlü karışımınızı bir kenara koyun.







Tepsiyi güzelce az biraz yağ ile fırçalayın. (annemin tabiri bu "az biraz" )

Yağı abartıp da kızartmaya çevirmeyin güzelim böreği !







Heee gelelim zurnanın zırt dediği yere. Öyle her babayiğidin harcı değil işte bu. Muayyen kadına gösterilen hassasiyet gösterilmeli bu soğan zarı kıvamındaki yufkalara. 1. yufkayı kenarları tepsinin dışına taşacak şekilde yerleştiriniz sonra da üzerine o bozaya benzeyen yoğurtlu karışımdan sürünüz.








Efenim, 2. yufkayı kenarları dışarı taşmayacak şekilde seriniz. Ortalarını büzdürünüz ki, yufkanız sığsın. Potluk yapmış bir kumar görüntüsünü yakalayınız. Yoğurtlu karışımdan sürünüz. (ulan süper oluyo bu !!)









3. yufkayı da 2. yufka gibi büzdürerek serdikten sonra, dandik lor peyniriniz ve ince ince kıydığınız maydanozlarınızdan oluşturduğunuz o pespaye karışımı üzerine serpiştiriniz. (Peynir değil de kıyma olaydı peeehh…)





4. yufkaya da, daha öncekilere çektiğiniz muameleyi çekiniz.











Veee… 5 yufkaaa.. özenle köşleri katlayınız. Böyle gelin bohçası hesabı.




 lan var ya.. harbi süper katladım ha!






200 derecede ısıttığınız fırına veriniz gitsin. Ben 200 dereceyle başlayıp sonra muhtelif yanık lekeleri sebebiyle 150 dereceye düşürdüm

 (deneme yanılma metodu. En kralı)








fırınınız Bosh marka değilse hiç boş yere kasmayınız. O börek hayatta olmaz.












Şaheserinizi arada bir gidip kontrol ediniz. 



Bakınız o saçma soda böreğe böyle bir yastık kıvamı veriyor.











Ve işte Cüneyt, böreği yarattı !












Ayva reçeli ve kaşarla tabağı süslemek mümkündür. Böreği beklerken boş boş facebook’ta takılacağınıza, kıçınızı az bi kaldırın da çay demleyin.



  










 Lan yeminlen bak ben biliyom bu işi. Şu zarafete, şu ahenge bak !










 bu fotoğrafları izleyip de yemeyenin; ya bi yeri düşer ya da başka bir yeri şişer. O derece...


Şimdi yak bi cigara !

Patlat bi şarkı !

Koy bir kadeh !


KELEBEK USTA ÖPER...

27 Şubat 2011 Pazar

İyi ki Dün Gece Ölmemişim

Eğer dün gece ölseydim ve de bu sabah bir ambulansla Paşabahçe Devlet Hastanesi'nin morguna kaldırılıp, ailem gelene kadar o soğuk taşta öylece yatsaydım ve otopsimin yapılması için çaresiz ama farkında olarak o buz gibi odada yatarak beklemek zorunda kalsaydım, otopsi sonrası cenaze işlemleri için yıkanıp, kefenlenip ve pek tabii kıçıma tıkılan pamukla öylece mahcup yatmak zorunda kalsaydım, yarın öyle namazına müteakip defnedilecek olsaydım, gecenin ikisinde kendime hazırladığım; iri Gemlik zeytinli, Tokatköy’ün has tereyağında kızarmış kasap sucuklu, kaynayan suda yüz yirmi saniye tutulmak suretiyle kayısı kıvamına getirilmiş yumurtalı, İzmir’den gelen halis zeytin yağına nar ekşili, acı biber ezmeli, fırında ısıtılarak çıtırlaştırılan köy işi bolu bazlamalı ve kilosuna kırk beş lirayı (ki son param olan kırk beş lira bu) gözümü kırpmadan saydığım eski kaşarlı kahvaltıyı yapamıyor olacaktım. İyi ki dün ölmemişim. Şu elimdeki sigaram ve çayım bitince hazırım ölmeye.

Haydi bakalım...
"The Lady From İstanbul"

Cüneyt Temel