16 Şubat 2016 Salı

"Her Şeye Hazırlıklı Olun"


Bir cumartesi gecesi içmişim sabaha kadar. Pazar sabahına uyanıyorum, saat öğlen iki olmuş. Annemin evine gidiyorum, akşamdan kalmayım, çakır keyifim, başımda ince bir sızı. Açıp kapıyı içeri giriyorum, annem nefes alamıyor. Sonra apar topar ambulans ve acil servis yollarında ömrümün birkaç yılını bırakıveriyorum asfaltın orta yerine. Ailenin "her şeye hazırlıklı" iş bitirici küçük oğluyum ya, soğukkanlılık abidesi gibi dolanıyorum koridorlarda. Doktor geliyor ve diyor ki; Hastanın durumu kritik, her şeye hazırlıklı olun !

Her şeye hazırlıklı olun ! 
Her şeye mi?
Evet Her şeye.

Ne, kim, nasıl, yok canım abartıyorlar derken solunum cihazları, basınçlı oksijen makineleri ve sanki annemi benden kaçırmak istermişçesine yoğun bakıma hızla giden sedye ve doktorlar, hiç tanımadığım bir sürü insan. İçimde desibeli ölçülemeyen bir feryat, bir fay, bir boşluk. 

Bir kağıt imzalatıyorlar bana. içeriği; annenizin başına bu makinalar yüzünden bir şey gelirse, biz sorumlu değiliz şeklinde. "Dilekçe hayat ile hukuk arasındaki köprüdür" diyordu Ayşe Çavdar. Acizliğimle oturmuş, hukuka kahkahlalar attım hastane tuvaletlerinde okuduğum evraklar için. 

Hukuk ! ne kadar da sikik bir kelime şu sıralar. 

Ecel ile ölmek, piyango. Hadi bilemedin orta halli bir bahis mevzusu. Ağlara takılan sardalyalar gibiyiz ve nesil hadisesi, başka bir ideolojinin konusu. Kravatlı adamların, basın toplantılarında ölüyoruz. Oturma odalarına giren tankların paletlerinde ölüyoruz. Arama ekiplerinin karambole getirdiği suikastlerde ölüyoruz. katır binen köylülerin başlarına düşen yüzbin dolarlık füzelerinde ölüyoruz. Birilerinin devirdiği müzakere masalarının altında kalıyoruz. Kömür madenlerinde ölüyoruz. 
Galata'da tutulan balıklar gibi kovalarda, kendi sularımızda ölüyoruz. 
Ölüyoruz. 
Diyordum.

Hayatımda yüzünü hiç görmediğim bir adam, gözümün içine bak baka "hazırlıklı olun" diyor. Kuzey Anadolu fay hattı, tam da o an içimin ortasından geçiyor. 

Her şey dediğin nedir ?
Hazır olmak dediğin nedir ?
İnsan kaç kitap okursa buna hazırlıklı olur?
Kaç okul bitirmek gerek?

Bir kapıdan geçirdiler annemi, sonraları gördüm ki 2-3 tane daha kapıdan geçerek kalın duvarlı bir odada, adına yoğun bakım dedikleri bir yerde tuttular. Yoğun bakım! yani meçhul bir gezegen. Sonra da; "biz ilgileniyoruz, sen merak etme, hadi evine git" dediler. 

Ne evi arkadaşım ! benim evim sizin duvarlarınızın arkasında, yatakta yatıyor. İçeri gireyim, öpeyim bir kere diyorum, izin vermiyorlar. 

İnsan tahayyül edemiyor. Hiç tanımadığım insanlar, annemi görmemi istemiyorlar. Yakıp yıkasım geliyor. Yapmıyorum. Hava -8 derece ve kapının önündeki demir sandalyelere kamp kuruyorum. gecenin üçünde bir kedi geliyor, birbirimizi ısıtarak uyumaya çalışıyoruz. İçimde bir demirci koru olsa da dizlerimi ısıtamıyorum bir türlü. eklemlerim donarken sabah saat dördü buluyor. Yüzünü hatırlayamadığım bir kadın geliyor, "burada donarsın gel içeride yat diyor". Yoğun bakıma gireceğim diye içim içime sığmıyor. Bir duvarın önünde bir koltuk gösteriyor bana, "burada uyu, ısınırsın hem" diyor kadın. Kedi dışarıda kalıyor ben içeride. Duvara bakıyorum, içim biraz daha rahatlıyor. Aramızda otuz santimlik duvarla koyun koyuna yatıyoruz annemle. 

Her gün bir kamera açıyorlar ve 5 dakikalığına annemi izlettiriyorlar bana. ne kadar çok hortum, kablo. sonra bi on dakikalığına yanına girmeme izin veriyorlar. öpüyorum, gülüyorum okşuyorum. konuşamıyor ama gözlerimin içine bağırıyor, "korkma oğlum, çıkacağım buradan" diyor. duyuyorum.

Korkmuyorum ya da korkuyorum bilemiyorum. Ama çok özlüyorum o sıralar bunu biliyorum. Her şeyi, her geçmiş ânı çok özlüyorum. Ve o kadar kendi derdimle meşgulüm ki; aynı anda öldürülen hiç kimse ile alakadar olamıyorum. Ciğerlerime saplanmış, ucu kor bir soba demirini hissederken, hiç kimsenin acısını düşünemiyor insan.

Şimdi hayatım normale döndü ve geride bıraktığım 15 günlük hastane kabusunun her bir dakikasını filme çekiyorum geceleri yastığımda. 

Beklerken sigara içebileceğim tek yer morg kapısıydı. İçtiğim sigaralarda başkalarının acılarını gördüm mor çizgili gözlerle. Empati kurmadım, kurmak bile istemedim. İş cinayetlerinde öldürülen insanların cesetleri geçti önümden. Sonra evladı ölen anneler, babalar geçti. Ben  hep sigara içtim. çarşaflara sarılmış tüy kadar hafif yaşlı bedenler geçti önümden. Onların torunları, çocukları geçti. Hiç birinin yerine kendimi koymadım. Sadece baktım. İnsanın kendi eti yanarken, başkalarınınkini ancak izleyebiliyormuş hiç dokunmadan. Hastanenin gasilhanesinde işe yeni başlamış bir kadının, kusma seslerini dinledim her gece. Onun yerine kendimi koymadım hiç. Aile Şerefi filmindeki Oktay'ın babası gibi hissediyorum kendimi. Sadece kendi dertleriyle yuvarlanan, bencil bir adam... Ve çok korkuyorum böyle kalmaktan. İnsan, kendi üzüntülerinin derinliğinden utanır mı? utanır bazen.
 

-- 
Cüneyt Te