“Az insan az eşya.”
Nereden duymuştum hatırlamıyorum bile.
Ama kulağa güzel geliyor.
Gelmezsin biliyorum ama; ben bir şansımı deneyeyim
dediklerim de oldu benim
Alkışı duydum, kıyameti gördüm
Yoklukta iyi giderim, bilirim.
yaşama bağlayan,
ayakta tutan standart sapmalarım var benim.
Standarttan sapmış ama kendi içinde mutlu bir ironiyim belki
Mantıklı açıklamaları olmayan çelişkilerim var.
kimselere çaktırmadığım.
ölümüne savunduğum çelişkiler.
kitaplara vazo ya da biblo
muamelesi çekmelerine gülüyorum.
Kitap hırsızları kadar masum
olmadıklarını, her daim aklımda tutarak,
koy bir kadeh daha diyebiliyorum
neşeyle.
her şeye rağmen,
yastığa düşerken başım,
ölüyorlar.
sabah olduğunda da
özür dilerim seni terörist
sanmıştım diyorum
ve hayat devam edebiliyor
kendiliğinden.
eşyanın tabiatı böyle
"hiçbir şey yoktan var
olmaz, var olan hiçbir şey yok olmaz"
en azından son bir milyon yıldır
bu böyle.
Vitrinlerde, kataloglarda
gördükleri pahalı kütüphaneler alıp
raflarını, Hiç okumayacakları
bestseller kitaplarla doldurup, aralara bir iki şair serpiştiriyorlar ve
salonlarının baş köşesine
koyuyorlar. Olsun diyorum
hiç yoktan iyidir diyorum.
Schindler'in Listesi'ni izleyip
"yahudi propagandası" diyebiliyorlar.
Dumurlardan dumur beğeniyorum.
Sonra bazen kusuyorum.
Ve yastığa düşerken başım, çekip
onları da vuruyorum.
Sabah olduğunda bu sefer özür
dilemiyorum.
-Alex de güzel plase vururdu bu arada-
Hayran bile olabiliyorum
bazılarına.
en azından bazılarına.
Bazıları schhindler diyemiyor.
Bazıları diyebiliyor ama
yazamıyor; misal ben.
cep telefonlarını bellerine
takıyorlar ve hep görebileceğim yerlerde duruyorlar.
Pantolonlarının önlerinde sarı
lekeler var
Azeri futbol spikerlerinin
konuşmalarıyla eğleniyorlar,
Düşük bütçeli filmleri sevenleri
düşük görüyorlar.
Düşük cümleler kuruyorum onları
tezahür ederken
Cümlenin düşüklüğünü hiçbir
zaman göremeyeceklerini bilmeden devam edebiliyorlar hayatlarına.
Şanslarını erken
kaybedenlerdenim.
Çalışırken yorulan çekilmez
tiplerden hani.
Kaza yaptıklarında onlardan daha
sarhoş olabiliyorum
Ve varamıyorum olay yerine
Şansları zorlamayı da
sevdiğimden erken yoruluyorum.
Altı eylül gecesinde tek ayık
olan bendim halbuki.
Küçük memeli beyaz gecelikli
kadının sevdiği, mavili morlu bir kediydi
Kimse görmedi.
Ben gördüm kulaklarım gördü
Kör bir balıkçı gördü.
Biraz sonra vapur kuduracaktı, kuduz
gibi böğürecek ve
Hiç biriniz orada
olmayacaktınız.
İkiden fazla kişiliğim var
benim.
Ama Tuna Kiremitçiden nefret
ediyorum.
Tanısam, belki severim
Zira sevdiğim çok geri zekalı
var.
Yavru bir köpekle uyuyup
Yavru bir köpek gibi kokmaktan
hoşlanıyorum bazen.
En azından birkaç saat.
Tamam hadi tamam.
Tuna Kiremitçi’yi de seviyorum.
Kıbrısın hepsi bizim değil mi
diyen insanlar görüyorum,
Ofislerinde yaptıkları
yürüyüşleri spordan sayanları da görüyorum
Ben bazen olmadık şeyler
görüyorum.
Misal instagram’a koyamayacağım hayvanlar.
Bazen de sıfır derecede denize
giriyorum.
Ama bazen.
Çok sıkılıyorum, mevsimleri
sallamıyorum, suya atlıyorum.
Çok eğlendiğimi varsayıyorum.
Ve Arda boylarını dinlerken,
Trakyalı bir zorbayı çekip
vuruyorum hem de hiç özür dilemeden.
-bir bardak su içer miydiniz?
-hayır.
-neden?
-Çünkü;
Bardağın dolu tarafına
bakamıyorum.
Bardağın boş tarafına da
bakamıyorum.
Bardağın kendisine takılıp
kalıyorum.
Çoğu zaman kendimi bu vaziyette
bulurken,
ilerleme de kaydedemiyor insan.
gerileme de değil bu.
sabit de kalamıyorum.
lineer bir düzlemden zıplayıp
döngüsel bir alanda buluyor insan kendini.
gelişmek gibi değil bu.
geriye gitmek gibi hiç değil.
mevcut alanda derinleşmek,
spesifik bir konuda doktora
yapmak gibi.
Doktora yapmak gibi ama,
hiçbir tezi ortaya koyamadan da
tatmin olabilmek gibi.
Öğrenciler hep bildikleri
derslerden korkar..
insan bildiği şeyden korkar mı?
evet korkar.
Ben hep bildiklerimden korktum.
insan, bildiklerinin bir başka
bilen tarafından notlandırılmasından rahatsız oluyor.
işte bu da öyle bir şey.
bol zamanım var ama yeterli
değil.
boldan daha fazlası lazım bana.
başa dönecek olursak,
bardağın içine değil, bardağın
kendisine takılıyorum.
bazen de kadınlara takılıyorum
ilerleme yok. gerileme hiç yok.
mevcut sancıların dozajını körüklüyorum,
kendini orospu zanneden bir bakirenin bakışlarında.
bir şeker atıyorum ağzıma.
akide şekeri.
belki bir plasebo etkisi olur diyorum.
Bir omuz atsam yıkabilir miyim
şu binayı.
bir saat geçiyor, bir gün
geçiyor, bir ay geçiyor.
herhangi bir etkisi olmuyor
şekerin.
Sonra da oturup, akide
şekerlerinden nefret ediyorum, belki de bundandır.
beynime giden damarların hepsi
açık değil.
içlerinden bazıları, iflasın
eşiğinde.
Kafasına revolverini dayamış,
bekleyen bir müflis gibi bekliyorum.
1 dakika geçiyor.
gözlerim masada duran mermi
kutusunda.
5 dakika geçiyor.
revolverin namlusunu şakaklarımda
ısıtıyorum.
soğuk namlu artık soğuk değil.
soğukken ateş edemem.
soğuk sevmem ben.
ama sıfır derece denize atlarım bazen düşünmeden.
vücudumun sıcaklığıyla
ısıtıyorum celladımı.
ona kendimden bir parça, bir
enerji bahşediyorum.
tetiği sıktığımda,
soğuk ve metalik bi
"tık" sesi duyuyorum.
gözlerim,
masadaki mermi kutusunda.
hiç açmadığım mermi kutusunda.
Bana göre değil revolver.
ama yavaş ölmeyi seviyorum ben.
hani bir türk filmi vardı,
hepsi intihar ettiğini sanmıştı,
hiçbiri cesaret edememişti.
sonra da "öleceksek
yaşayarak ölelim" demişlerdi.
"Neredesin Firuze"
kendime ateş edeceksem eğer,
bu, soğuk alman demirinde
çıkacak bir mermi çekirdeğiyle olamaz.
benim için endişelenme doktor.
ölü doğmuşum ben.
Kanımı değiştirmişler.
Kim bilir belki de
yıkamışlardır.
öldüm önce.
sonra yine geldim.
öldüğümde, tanrıyla buluştum.
evet bir tanrı gerçekten var.
yüzüme baktı.
"çok gençsin defol"
dedi
e istenmediği yerde durmam ben
bilirsin doktor.
araba çok hızlıydı ve otobandaydık, atlayamadım.
geri geldim.
geri geldim.
şimdi nasıl gidebilirim ki;
sefil bir revolverin robot Asimo çüküne benzeyen namlusundan çıkacak bir
mermiyle.
canım sıkkın doktor.
konuşacak insanım yok benim.
şu suyu pet şişeden ikram etmen
gerektiğini artık öğren doktor.
her hafta her hafta yorma beni.
Son olarak,
Tuna Kiremitçi’yi vursam kaç yıl
yatarım?
Cüneyt Te
