3 Aralık 2014 Çarşamba

Orospu Bohçası


En az Ufuk Uras kadar kaypaktır incir ağaçları. En kırılmaz dediğin yerden kırılır. Elinde"demokratik" incirinle uzanırken yerde, tüm hassasiyetleri kemikleşebilir insanın. Yerin fersah fersah altında onlarca işçi boğulur belki. Distopya gibi. Alışmadık götlerde duramayan donlar gibi. Mahçup bakarsın göğe. Bir peşmerge konvoyu gibi coşar içindeki endişeler. Her biri bin ızdıraplı petrol varili. Dokunsan yani, bir şey olmaz da; bir kibrit çaksan, ortalık "can pazarı" Bulutların arasından çıkan güneşleri, asteroit sanırsın belki. Üzüntülerin ile yargılanır, can sıkkınlıklarınla yadırganabilirsin. Nereye baksan orospu bohçası... Kimden haysiyet umsan, it aşı. Yani bir bakıma ölürsün kendi içinde. İçbükey zamanlarda, kendi içine kusarak söndürürsün tüm big bangleri. Tek forvetli satıhlarda, "Metin Kurt kadar yalnızız" ceza sahalarında. Ve evet "İki şişe ucuz şarap, bir tarih yazabilir." Bir sigara yakarım ve "verdiğim tüm sözler bir anda uçabilir"
Türküler güzel. Yavuz Bingöl yavşak olabilir, derim, Ahmet Kaya'nın kişiliğini sevmeyip şarkılarını seven bir Beyaz Türk ölür yüksek binalarda. Kobani düşebilir. Suphi ölebilir. Evet ama Yavuz Bingöl yavşaktır. En az, her yıl Marmara'da yakalanan bir köpek balığının, ağzında kalasla sergilenmesini haber yapan müdür kadar yavşak. Zeytin ağaçlarını kesiyorlar. Gerçi zeytine özel bir kasıtları yok. Adamlar, içinde ağaç geçen her şeyi kesiyorlar.  "Haydutlar ölmeden son bir dans, ne dersin?" memleketin enerjiye de ihtiyacı varmış sevgilim. Bir halay çekelim iki tango, dört dönelim otururuz. Yoksa kim bilir belki Amasra da düşebilir.

"Bir şeyler kahrolsun ! işgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler !"    

Cüneyt Te

24 Ekim 2014 Cuma

Abajur Sohbetleri: Balık Bıçağı

Geçen gün işten çıkmışım eve doğru gidiyorum. Mahalleye girdim, bir baktım bizim mahallenin gençleri,
adamın birini almışlar araya öldüresiye dövüyorlar. Tabii atladım hemen. Lan durun, noluyonuz falan diye daldım ortalarına. Dayak yiyen elemanla, bizim gençlerin arasına girdim. Olum napıyonuz lan dedim. Yakışır mı lan size, bi kişiye on kişi dedim. İçlerinden en bıçkın olanı çıktı hemen,
abi dedi sen biliyo musun ki bu şerefsizin kim olduğunu.

Kimmiş lan dedim.

Abi bu haysiyetsiz var ya bu,

eee ? dedim

Balık bıçağını bulan adam bu dedi

Hangi balık bıçağı lan dedim.

Hani dedi şu restoranlarda sofraya gelip de neremize sokacağımızı bilemediğimiz bıçaklardan abi dedi

Ağzı burunu kan içindeki elemana döndüm, Eh be oğlum dedim hak etmişin sen bu dayağı .
Yapmayın abiler vurmayın abiler falan nasıl yalvarıyor ama görmen lazım.

Lan dedim, sen nasıl buldun o abuk sabuk bıçağı.
Ağzındaki kanı sildi eliyle, abi dedi, “üç açılı” diş fırçalarından esinlendim.

Neyse dedim, hadi kaybol buralardan diye posta koydum gönderdim elemanı. Ha dedim bir de Gaviscon iç geceleri.  E hayatını kurtardım bir bakıma.  Ama bizim çocuklar da haklı hani. Boğazda balık yemeye gidemiyorlar , sırf o bıçağı kullanamadıkları için. -ki bizim çocuklar, kelebekmiş sustalıymış alayını ellerinde maymun ederler- Hep yurdun deniz görmeyen iç kesinlerinde yiyorlar balıklarını.  

                                                                                                                                                 Cüneyt Te

17 Ekim 2014 Cuma

Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin
Cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına
Katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim bende
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edip siktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietzsche’yiCehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever..
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için


Cesar Mendoza

16 Ekim 2014 Perşembe

Klinik Sohbetleri -1

 (23:51):
orada mıyız ?

(00:37):
hala daha mı orada değiliz ?

(01:26):
hem orası neresi ki? yani söz konusu olan buranın realitesiyse belki de orası diye bir yer yoktur.

(01:27):
ha eğer oranın reel gerçekliği hakikatse, o zaman burası diye bir yer hiç var olmamış olabilir tabii. e bu durumda belki ben de yokumdur.

(02:07):
düşündüm de oranın yadsınamaz gerçekliği ya gün gelir de yadsınırsa, işte o zaman buranın gerçekliğinin yadsınamazlığı gündeme gelir ve belki de var oluşumu kutlarım. ama sana yazık olur bu durumda. çünkü o zaman senin hiç var olmadığın anlamı çıkar.

(02:09):
bütün bunlardan çıkan sonuç; ha oraaaa ha buraaa...
rakı getir muallaaa..

(02:24):
yarın bi kahve mi içsek acaba
ama nasıl içeceğiz ki

(02:25):
ya kahve içeceğimiz yer de yoksa !
olmaz olmaz deme olmayadabilir hani
ama bana kalırsa olma ihtimali çok daha yüksek
neden peki?
çünkü;
hemen izah edeyim

(02:26):
bak dikkat edersen var olmak üzerine kurgumuzu orası ve burası imgelemleriyle -bu kelimeyi ilk defa kullanıyorum. muhtemelen de yanlış yerde kullanıyorum- kurduk 
yani olan da olmayan da konuya dahil oldu
dolayısıyla olmayacak olan yerler içerisinde

(02:27):
orasıyla burası var. e bu durumda ,
kahve içmeyi planladığım yer, ne orası ne de burası olduğuna göre
demek ki

(02:28):
bu feylezofik ideamızda "kahve içilen yer" ayrı bir yer teşkil etmekte ve hatta hiç bir şey teşkil etmemekte.
bu durumda
orası olmayabilir evet
burası da olmayabilir buna da evet

(02:29):
"ama kahve içilen yer" bu simülasyonda yer almadığına göre orası var demektir
Hİİİİİİİİİİİİİİİİİİ...
KAHVE İÇİLEN YERE ORASI DİYEREK, HER ŞEYİ MAHVETTİİİİİMMM

(02:30):
artık "kahve içilen yer" de olmayabilir pekala

(02:31):
feylezofik simuleme 3. bir imge -bu kelimeyi hayatımda ikinci kullanışım ve muhtemelen doğru yerde kullanmaya yaklaştım- ekleyerek denklemi içinden çıkılmaz bir hale soktum
allah da benim belamı versin
biz en iyisi yarın görüşmeyelim

(02:33):
çok yoruldum
iyi geceler
ya da günaydın mı demeliyim

(02:34):
eğer orada yoksan ne dediğimin de bir önemi yok
ama ya varsan...
ben olmama ihtimalini değerlendirip
şunu demek istedim sana
BOK !


Cüneyt Te

25 Eylül 2014 Perşembe

Abajur Sohbetleri: Koku

...

-ben koku alamıyorum biliyor musun?

-a a niye?

-öyle işte alamıyorum. çocukken amonyak koklatmıştı arkadaş, şaka olsun diye.

-allah allah ! Amonyak öyle mi yaparmış?

-valla yaparmış işte.

-peki hiç mi koku alamıyorsun.

-yok keskin kokuları alıyorum biraz.

-mesela?

-yani şöyle izah edeyim; şimdi sen bir parfümün kokusunu 10 birim alıyorsan ben 2-3 birim falan alabiliyorum

-e ona da şükür.

-yok be. Azlara şükrede şükrede halimiz ortada.

-koku alma engelli birini ilk defa görüyorum.

-erkek memesi gibi benim burun.

-nasıl yani?

-yani ortada bir meme var ama fonksiyonu yok. O hesap.

-ben seviyorum burnunu

-güzel bir koku nasıl olur mesela? tarif etsene bana. 

-güzel koku; en huzurlu olduğun zamanda daldığın uyku gibi, yanıma yattığında, ensende duyduğum koku gibi, rakının son yudumuna denk getirdiğin son parça peynir gibi bir şey.

...

Cüneyt Te

10 Eylül 2014 Çarşamba

Biri Üstümü Örtsün

“Klimaların soğuk fanlarından yayılıyor kötülükler.” 
Yaz sıcağında, soğutulmuş odalarda doğuyor kararlar.
ve istismarcıların bitmeyen açlıklarından soruluyor tüm küçük hesaplar. 
Bir kocaman “la havle” ile avunurken,
inşaat asansörlerinde ölüyor işçiler. 
Dipsiz madenlerin karanlık koridorlarında, yükleniyorlar dünyanın yükünü ve oralarda ölüveriyorlar.
Her gün eksildiğimizi hissediyorum. 
Çan eğrisinin aşağı ivmelendiği yıllarımdayım.
Üstümüz de açık uyuyoruz her gece. 
Belde fıtık,
ruhta çatlak, 
artan öksürükler,  erken sarhoş olmalar, 
şiddetli detoneler ve gözüme batan binlerce gazete manşeti. 
Az desibelli masalarda bulunan huzurlar, 
bir kitabın orta yerinde uyuklamalar, 
göz doktoruna gitmek istememeler, 
kumsal şemsiyelerinin altında sohbetsizlikten boğulan insanlara acımalar. 
Sistemleri sorgulayacak cümleler çürütüyorum içimde. 
Zira konuşamıyorum vakti geldiğinde konuşmaların. 
Sayılara takılıyorum bazen. Misal 301.


301. maddeden “Türklüğe hakaret” ile yargılanıyor ya insanlar işte ben buna öğürüyorum.
301 madenci ölüyor da kimse yargılanamıyor ya, işte ben buna ölüyorum. 
Ermeni dölü, Rum dölü, Yahudi dölü… hep alkış toplar ya bu döl muhabbeti, işte ben buna öğürürken ölüyorum.
Alçak irtifalarda kuş kovalıyorlar. 
Güvercinlerden başka kim var ki kovalanacak. 
Sular soğudu. Yunuslar kesin gelir bu hafta.
Sığ sularda yunus arıyorum. 
Ellerimde istavrit yavruları. 
Kırılgan bir fay hattının üzerine kurdum evimi kasıtlı olarak. 
Bir gün belki yarılır da içine girerim diye. 
İşte o kadar utanıyorum. 
Kabuslar görüyorum. 
Herkesin gerçek sandığı kabuslar. 
Üst geçitlere kamyonlar çarpıyor ve insanlar ölüyor rüyalarımda. 
Çevremde hep zayıf adamlar. 
Karısının “Artık şu adamla görüşmeni istemiyorum” demelerine; 
“Olur hayatım, görüşmem.” diyebilecek potansiyelli adamlar. 
Tekneler batıyor, mülteciler ölüyor. 
Üstüm mü açık kalıyor? 
Üstü açık bir ülkenin, üstü açık bir deniz kıyısında uyukluyorum çoğu zaman. 
Yani bir bakıma gerçek olamayacak kadar köhne hayatlar. 
Öte yandan da kusmuk kokanları görüyorum. 
Sonra kalkıp biri evleniyor. 
Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp oynuyorum. 
Aptal adamların zeki kadınlarla evlendiği düğünlerde, 
kim para takmış, kim çeyrek takmış bilgilerine maruz kalıyorum. 
Eee şimdi "sıra" bana mı geliyor. 
Her düğünde herkesten bunu duyuyorum. 
"Eee sıra sana geliyor." 
Ben ne zaman girdim bu sıraya hiç bilmiyorum diyorum. 
Duruyor. 
Kahkahası naif bir tebessüm oluyor. 
Belli ki idrak ediyor. 
"Eee yeğen sevmek istiyoruz biz artık" diyor. 
Lafı kendine her getirişinde kahkahalar artıyor. 
“Al bunu sev” demek istiyorum. (Roxy'i işaret ederek)
Diyemiyorum. 
Gülüyoruz. 

“la havle” iflah olmaz bu düğünler mirim. 

Düğümlenmiş, çürümeyi bekleyen cümleler var. 
İnsanın içinde tümörlere sebebiyet veren.
Üstelik de kötü huylu çoğu.
Cevabını bekleyen mektuplar da var.
Onlar hep iyi huylu.
İlk düşündüğün hep doğrudur. Yalan. 
içerilerde bir yerlerde siyah, küre şeklinde boşluklar var.
Boşluk, hiç küre şeklinde olur mu?
Siyah, küre şeklinde kocaman bir boşluk var.
Boşluğun içinde kaybolan eşyalar var (Misal; Wristcutters a Love Story)
kadınlar var.
Hayvanlar var.
Kadınlar hiç var olur mu?
İnsanın içinde hiç boşluk olur mu?
Boşluk...
Bir şey boşsa hiç özne olur mu?
Ya da bir şey boşsa hiç hacmi olur mu?
Hacmi var bunun.
Öznesiz cümle olur mu?
ya da özensiz.
Özensizse olur. 
Olmalı.
okunaklı olsa kâfi.


Ormanda bir ağaç düşse mesela, kimse görmese, çürüse...
Yinede ağaç düşmüş sayılır mı?
bir konuşmadan çaldığım bu cümleyi, kimse anlamazsa, yine de hırsız olunur mu?
plaj şemsiyelerinin altında geçen yazlarımı toplasam, fiil bildiren yüklem olur mu?


olmaz ama, olmalı.

Ya da biri üstümü örtsün !




Cüneyt Te


16 Temmuz 2014 Çarşamba

Suç ve Güvercin

Bir kuş vardı her zaman sigara içtiğim pencerede. Kuş derken güvercin işte. Pervaza tünemiş içeriyi izliyordu. Beni görünce bir hareketlendi. Ben onu görünce bir durdum. üç beş saniye bakıştık. Ben ona sabit bakıyordum, o ise kafasını keskin kısa hareketlerle değişik hallere sokarak bakıyordu. Güvercin işte.

Neyse, bir sigara yaktım.Camı açmadım. Saygı duydum bir nevi ona. Rahatsız olsun istemedim. Kendimce bir tevazu hali. Çam sakızı çorban armağanı ufak bir diyet belki.


Karşılıklı bakışarak bir sigara içtim. Tam son nefesimi alırken, tüyler uçuştu birden. Çırpınarak zıplar gibi bir hareket yaptı ve pervazdan aşağıya düştü hışırtıyla. 

2011 yılının Temmuz'uydu. Havada, insanı doğduğuna pişman eden bir sıcaklık vardı. Karşı penceredeki havalı tüfeğiyle güvercinin düşüşünü izleyen çocuğu fark ettiğimde; sigaramın son nefesini üflemiştim. Güvercin, kaldırımda son nefesini vermişti. Çocuk, yetişkinler dünyasına girmeden önceki son masum nefesini vermişti. O temmuz ayında, o ân; hepimiz için bir şeylerin sonu gelmişti.

Camı açtım, sigaramı attım
Çöpçü geldi, güvercini çöp kutusuna attı.
Çocuk tüfeğini indirip camı kapattı.

ve hayat, artı bir yetişkin daha artarak devam etti. 

Cüneyt Te

16 Haziran 2014 Pazartesi

Sultan-ı Yegâh

kafası karışık memurun
haybeden genellemelerinde kaybolan

 tüzel kişilikler,


kafası net memurun
lüzumlu genellemelerinde kaybolan
küçük hesaplarından yeğdir.

ve

kafası bir milyon olan memurun
üstel trend fonksiyonlarında kaybolan
şiirlerinden daha iyidir.

ayrıca

kafası atık memurun
gözlerini kapatarak kumsalda yürümesi
hepsinden daha mânâsız gibi gözükse de
öyle değildir.

mefailün
feilün

Cüneyt Te

9 Haziran 2014 Pazartesi

Yunus Laneti

Kimisi lanetiyle birlikte geliyor.
Misal yunuslar.
Yunuslar lanetlidir çocuğum.
Suda yaşamaya mahkum edilmiş, nefes almak zorunda bırakılan hayvanlar...
yaşamak için her saat başı kafanı denize sokmak zorunda kaldığını düşün.
Bir Charlie Chaplin filmi kadar ilkeldir güzellik, bir o kadar da sade.
Bazen gözlerini kapattığında,
New Orleans'ta bir zenci kilisesinde uyandığını varsay. Yıl, ekseriyetle 1930 olsun.
ya da james Stewart'a gelen bir melek ile ettiği duanın tercümesi ol, kendi evinin koridorunda.
"kendi evin" (!)
Ev. Ne garip kelime.
Uzun bir kelimenin kısaltması gibi.
velhasıl, bazen çok oluyorum.
bir olunca rahatlıyorum.
aspiratörün kapanışı gibi, kıymığın etten çıkışı gibi, lifin dişten kurtulması gibi...
oh ulan deyip, 
uyanıveriyorum ticaret odalarının, granit koridorlarında.
sabun köpüğünden tekil bir hayatta, iyelik eklerimle yaşıyorum.
Bazen çok fazla iyelik bildiriyorum,
kaybettiğim imza beyannamelerinin tüzel kişiliklerinde yaşıyorum.
kaybettiğim hayatların "ah ulan"lı yazılarında,  
kaybettiğim kitapların rafta bıraktığı dar, karanlık boşluklarında...
Gün ortası haber bültenleri kadar görebiliyorum dünyayı.
uykusunda boğulan bir yunus kadar aptal,
yunusların uykularında boğulabileceklerine inanacak kadar çaresiz... 


Cüneyt Te


28 Mayıs 2014 Çarşamba

Şarampol

Bir benlik karmaşası.
Otuzlarında düşülen boşluklar.
beşten sonra duran saatler.
şarampollerde kaybolan renkli hayvanlar.
şarampol !
şarampol, yeteneksiz bir türk rock grubunun
ya da bol baharatlı bir Nepal yemeğinin adı olabilirdi.

Şarampol, benim memleketim. 
satıhtan aşağıda,
kot farkının yanında.

Cüneyt Te

11 Mart 2014 Salı

Berkin'e (Kendimce)




Aşık oldum,
barlarda sabahladım,
banklarda sabahladım,
çok içtim,
çok güldüm,
çok fazla güzel insanla tanıştım,
tarihi sokaklarda tarihi binalar gezdim,
müzelere gittim kiliseleri, camileri dolaştım, (Sinagog'a da gireyim dedim, almadılar)
asırlık parklarda oturdum, (Gezi dahil) (ama daha ziyade Gülhane Parkı)
Sokak çalgıcılarının yorulup da gitarlarını bırakmalarını bekledim,
Beklerken onları dinledim,
Dinlerken şarkı söyledim,
Zabıtalra küfrettim. (İhtiyacımdan fazla küfür öğrendim)
Galatasaray’ın maçlarına gittim, (öğrendiğim küfürlerin ihtiyaç fazlası olmadığını öğrendim.)
Kanlıca’da çok yoğurt yedim,
Beşiktaş’ta çok rakı içtim,
Taksim'de çok eğlendim,
Kadıköy’de içmekten çok uykusuz kaldım,
Çengelköy'de sıkışan trafikte park edemeyen arabalara "gel gel hop" yaptım.
binlerce defa boğazı kokladım,
kardanadam yaptım,
kar yağarken denize atladım,
yazın Riva’da karpuz yedim,
Plonezköy’de çiçekleri böcekleri fotoğrafladım,
Beykoz’da öyküler yazdım,
Galata’da Turgut Uyar okudum ilk kez,
Kuzguncuk’da yüz yıllık bir evde bir gece uyudum,
yürüyüşlere katıldım,
slogan attım,
panellere, toplantılara gittim,
kavga ettim,
bazılarında dayak yedim, (İnsana tüm egolarını yedirten cinsten)
bazılarında iyi sopa attım, (ve yine insana kendini Rambo gibi hissettiren türden)
çoğu kavga da berabere bitti.(aynı insanı mevcut egolarıyla yaşamasını dayatan cinsten)
Gözaltına alındım, ifade verdim. (hepsi de amaçsız kavgalardan)
tinercilerden kaçtım,
sonra bir tinerciyle bira-midye takıldık,
anlattım dinlediler,
anlattılar dinledim,
çok çalıştım, çok yol gittim,
çok uyudum,
hamaklarda sallandım,
Sarhoş masalarda memleketler kurtardım,
Aynı masalarda Türkiye ligine klasman atlattım,
ekonomi politikalarımı saydım diğer sarhoşlara, (Saydım da arzla talebi hep birbirine karıştırdım)
Tiyatrolara gittim (yani kendini tanrı sanan insanların sahneye çıktığı mekanlara)
hatalı sollamalardan ucuz kurtuldum,
çok işe girdim çok işten atıldım,
Tarlabaşı’nda seviştim,
Ayasofya'yı fon yaparak, Moda'da öpüştüm,
Cebimde on lirayla, bin liralık hesap gelecek masalarda ikramlı içkiler içtim,
belediye otobüslerinde uyuya kaldım, sonra da beş durak geri yürüdüm,
Çok yürüdüm,
E o kadar yürüyünce çok fazla yeni öykü fikri edindim,
Çok konuştum,
Çok sustum,
Konserlere gittim,
Festivallere gittim,
Berbat sahnelerde müthiş rock grupları dinledim,
Mesnevi okudum,
Ney üfledim ilk kez,
Namaz bile kıldım,
Sandalda şarap içtim, Hayyam’ı andım,
Taşradan gelip de bir insanın yapmak isteyeceği her şeyi yaptım.

Şimdi tek bir isteğim var; o güzelim beş yılı geri vereyim İstanbul'a ama direnirken Beyoğlu'nda öleyim tüm milliyetsiz duygularımla. 

Tüm zorluklarına rağmen, çok şey aldım İstanbul’dan hayatıma.  Sonra memlekete dönmek zorunda kaldım. Gezi olaylarını az farkla kaçırdım. Yalnızca kendini düşünen sığırların yaşadığı bir memlekette, granit döşemeli yerleri olan havalı bir odanın, havalı bir masasında müdür yardımcısı oldum. Yani kağıt üstünde “adam” oldum. Onbinlerce insanın, meydanlarda Berkin’i andığı bir gecede, dehşet sessiz bir şehrin, dehşet direnişsiz bir sokağında, kısık bir ışıkta geride bıraktığım o beş yılı düşündüm ve ben; o ipsiz, sapsız, işsiz, çalışırken bile işsiz kalabilen, hissedebilen adam olduğum insanı özledim. (ve hep böyle bozuk cümlelerden zevk almaya baktım.)

Yani şimdi belki sen bir ceviz ağacısındır Gülhane Parkı'nda ama işte; ben de kravatlı bir kaldırım taşıyım yukarı çarşıda 



Cüneyt Te 

18 Ocak 2014 Cumartesi

Kuvvetli Hisler Kumpanyası

Çok fazla şükrediyorlar. Çok fazla. Her cuma, hayırlı cumalar diyorlar, hayırlı cumalar diyorum. 
Herkesin herkesi görebileceği yerlerde, kollarını paçalarını sıvayıp lavabo sırası bekliyorlar. Dudaklarının belli belirsiz titreşiminden dua ettiklerini varsayıyorum.
Ben de dua ediyorum.
İçimden.
içten içe, içimi kemiren dualar.

İçlerine fanila giymeyenleri garipsiyorlar.
Paraşütle atlamak istiyorum diyorum, senin arpan mı fazla diyorlar. Atları da poligonda seviyorlar. Sakat atların vurulmasına pozitif bakıyorlar.
bazen sadece bakıyorlar. Kurbanlarınızı keserken hayvana eziyet etmeyin diyorlar.

Ben hiçbir hayvana eziyet etmiyorum diyorum
Kurban kes diyorlar.
Ben hiçbir hayvana eziyet etmiyorum ki diyorum
Kurban kes diyorlar.
Ama diyorum ben diyorum...
Kurban eti iyidir diyorlar.
Koyun sırtında köprü geçmeyi hayal ediyorlar.
halbuki Çalışmak da ibadettir.

Ben her cuma onlardan yarım saat fazla çalışıyorum. Ay takviminden konu açılıyor. Ay'da kullanılan bir takvim olduğunu düşünüyorlar. Tolkien'i, çakmak markası sanıyorlar. Hayal güçlerine bir kez daha hayran kalıyorum
Sonra yoruluyorum,
Küçümsendikçe yorgunluklarım, küçüldüm ben de.
Her gün bir ay daha eriyorum.
Memuriyetten kralı yok diyorlar
ben kralları da sevmiyorum.

Bu sefer dönüyorum, kendime söylüyorum
Rahatsızsın bu şehirde diyorum.
boğuluyorsun diyorum.
dinleyemiyorsun diyorum.
konuşamıyorsun diyorum.
Hadi kalk yerine yat
Boynun da tutuk üstelik. 
Rutubet çok. 
Dizlerin acıyor.
Herkes maaşını soruyor, 
işini soruyor, 
iş arkadaşının medeni hallerini soruyor. 
Medeni hallerimin bekçileri ! 
Kalkın hadi bi siktirin gidin de yerinize yatın.

Garip kadınlar geçip gidiyor, yıldız gibi kayıp giden, giderken takılarını bırakan, en nihayetinde herkes gibi giden kadınlar.
kuvvetli hislere meylettiklerini söyleyip, kırkı çıkmadan giden kadınlar.
gittiklerinde hayatı çözümleyen
gittiklerinde geçmişi düğümleyen kadınlar.
kuvvetli hisler kumpanyası.

Perde açılırken; bir deniz yatağında uyuya kalmayı hayal ediyorum.
En büyük acının kendimin ki olduğuna inanıyorum pek tabii. 
Bunun geri zekalılıkla bir ilgisi yok. Self defans sadece.
"Allah'ını seven defansa gelsin" 
gerçekle ilgisi yok;
Sürreal aptallıklar kumpanyası. 

Garip kadınlar geçip gidiyor. Dönme ihtimali, gidişinin üçüncü dakikasında biten kadınlar.
olgun sözlerinin arkasında ham kadınlar,
hikayelerini görmeyen kadınlar.
Susan kadınlar, susan adamlar,
susam sokağı.
Susmaktan sığırlaşmış adamlar,
bu adamlara takılan kadınlar,
bu adamları sığırlaştıran kadınlar,
sığırlar kumpanyası.

Ellialtıyla radara girenler kulübünde müdür olmak, yani yaşam güvenliğimin "devlet" sınırlarında dolaşmak.
yani dingin bir yaşamın tam ortasında durmak.
Heyecansız olmak, sürprizler olmadan durmak,
Yaşamak gibi değil de durmak gibi yaşamak.
Yaşamak gibi değil de nefes almak işte.
kendi girdaplarımda kelebek yüzmek,
gıcırdayan sandalyemden gizli bir haz duymak,
bir filmin senaryosunu ezbere almak.
Ekseriyetle "Masumiyet"
Kalbi somut olarak hissetmek için; yirmibeş dakikalık tusunami videoları izlemek
"Hisseli Harikalar Kumpanyası"

Susmanın sınırı yok elbet.


Çok şey bekliyorlar.
Kadınlar ilgi,
arkadaşlar alaka,
baba terfi,
müdür telefon bekliyor.
Ben sadece Galatasaray’ın şampiyonlar ligi şampiyonu olmasını bekliyorum.
Bir de Hugo Chavez'in kanserden ölmesini içerliyorum bu aralar.
Haritalara takılıyorum bazen.
Bir yerden başlayıp başka bir yerde biten kırmızı sınırlar. Haritalar kanla değişir.
SSCB artık yok örneğin
yan bahçeyle sınır çekerken bile pompalı tüfeklerin çekildiği bir dünya
ya da Ortadoğu ya da "The Desolation of Smaug"  

Kendilerini dinlemekten korkuyorlar!
Erken evleniyorlar.
Evlerine de erken gidiyorlar.
Görüntü kalitesine göre yargılıyorlar insanları ve televizyonları.
Full HD bir hayatın konforunu paha biçilemez sanıyorlar.
fiyatı belli bir hayat.
hayat
haya
hay !
ha ?
ha ha ha
Seni de sevmiyorum Oruç Aruoba.



Cüneyt Te